Şu blog yazma muhabbetine kafasında bir dünya fikirle giren ben, konu Cafer Bey olunca apıştım kaldım gerçekten, neye ne şekilde başlayacağımı bilemedim. Çünkü zat-ı muhterem beni hayatta en çok şaşırtan, zamanla bunları dünyanın en doğal şeyiymiş gibi kabul etmeme yol açan ve o ana kadar başıma gelmiş türlü türlü garipliklerin (bunlardan bi gece uykum kaçarsa bahsedeceğim) elle tutulur, gözle görülür haliydi.
İlk günlerimiz bir otorite mücadelesi şeklindeydi. Kendi kafasından şirketin İran’daki “muduru” olduğuna kanaat getirmiş olan Cafer Bey’e iş yaptırmak başlangıçta oldukça zordu. Ayrıca bir yere falan gönderdiğimizde yoldan arabasına müşteri alıyor, önce onları bırakıp sonra işimizi halletmeye gidiyor ve haliyle o saate kadar beyler evlerine gittiğinden Cafer Bey yolda kurduğu fanteziyle ofise geri dönüyordu: “efendiim olar orda buyuk bi bena vaar, heh men oraya özüm gitmişem ama goymadı oranın agası, nemenem diyim ben size, onu orda tapamamışam, afediyosunuz.” Bir şey anladınız mı? Ben de başlarda anlamıyordum, sonra anlamamaya ruh sağlığım açısından devam ettim.
