15 Haziran 2017 Perşembe

Tanırım, samimi çocuktur


Bu hafta elimde pek metin yazımı işi olmadığı için büyük toplumsal tahlillerime devam ediyorum. Şimdi bu kitap afişini analiz edeceğim: “Tarık Tufan’ın samimi anlatımıyla”. Tarık Tufan kim? İşte orada fotoğrafı var. “Yeni Kitap” diye belirtilmiş demek ki bolca eski kitabı var ve onlarla karıştırılsın istenmiyor. Yani talep yüksek. Üzerinde duracağım husus afişteki “samimi anlatım” kısmı.

Güle güle Reis


Büyük takımların, köklü kulüplerin gelenekleri vardır. Bunların çoğu idrak etmeye pek de lüzum olmayan şeylerdir. Mesela Arsenal’de takım kaptanı maç günü uzun kollu giyerse tüm takım uzun kollu, kısa kollu giyerse tüm takım kısa kollu giyer. Selçuk Şahin, Fener’de iken yedek kulübesindeki yerine başka kimse oturamaz. Galatasaray maçlarından sonra takım galipse Sabri üçlü çektirir. Sneijder takıma yeni katıldığı zamanlarda maç sonu Sabri’ye öykünüp üçlü çektirmeye çalıştığında takım arkadaşları onu uyarmış, o iş Sabri’nin diye. Sonra Sneijder gollerine devam edip tribünleri coşturdukça üçlü çektirmeyi sürdürdü. Ses eden de pek kalmadı. En nihayetinde Sabri işte... 

16 Mayıs 2017 Salı

Benim hâlâ sorunum var

Oğlum ayakkabılarını çıkarmak istemiyor, oğlum montunu çıkarmak istemiyor, oğlum şapkasını çıkarmak istemiyor. 30 derece sıcakta montla oturuyor, ayakkabılarını çıkarması gerektiği için kreşteki oyun gruplarına katılmıyor, berberde dahi şapkasını çıkarmaya direniyor. Pedagoga göre bunun bir nedeni işe giden anne-babaları kaybetme, onlar tarafından bırakılma korkusuymuş. Tuvalet alışkanlığı kazandığında düzene girebilirmiş ama ileride daha büyük sorunlara yol açmaması adına şimdiden üzerine eğilmekte fayda varmış. Kapıdan çıkarken bunları hızlıca anlattığım annem, “sen de 3 yıl kırmızı botlarını çıkarmamıştın, bir şeycik olmaz, bak sonunda sorunları olan biri mi oldun” dedi. Merdivenleri ağır ağır inerken kapıda beni uğurlamak için bekleyen anneme boynumu çevirip “evet anne, benim çok sorunum var” diye cevap verdim. Annemin "ne derdi olabilir ki acaba" şeklindeki bakışlarını izleye izleye aşağı inmeye devam ettim.  

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Günün Sözü [027]

“Burayla çalışmakla ilgili temel bir derdin yoksa burada çalışmak senin için kolay olmayacak, dağılırsın.” 

(Teströl és lélekröl, 2017. Günün birinde üzerine uzun uzun yazacağım.) 


14 Mart 2017 Salı

İbo

Kayınvalidem aylardır evde mevzusu edilen perdeleri söküp yıkayabilmesi için bir süredir arkadaşlarda olan merdiveni gidip almamı istedi. Benimse içim bi' tuhaftı. Berkin Elvan’ın anmasına gidecektim ve kafam geçen 3-4 senenin muhasebesiyle, daha çok sancısıyla, yumrusuyla ve hatta utancıyla meşguldü. Bir iki ve hatta üçüncü kez tekrarlanınca ve oğlan da o esnada park diye tutturunca geç kalma korkusuyla maaile sokağa fırladık. Yolda asıl bu gerginliğimden kaynaklanan kavgalar edildi.

Koşa koşa, bayırları tepe tepe Feriköy Mezarlığı’na vardım. Bir köşede tek başıma dikilmeye başladım. Sonra kendisi haberlerinden bildiğim bir muhabirin bakışlarını üzerimde sezdim, göz göze geldik, sonra o başka tarafa baktı. Acaba sivil polis miydim? Solun çektiği ve ajan/hain yaftalarıyla çektirdiği sıkıntıları düşünürken bu tarz bakışların artmasından dolayı huzursuzlaştım. Ben Gezi’yi kuran, var eden, savunan, o şakalı sloganları yazan örgütsüzlerden değil miydim?

8 Mart 2017 Çarşamba

O ağacın altı

Kâmil Erdem’in ilk kitabı olan Şu Yağmur Bir Yağsa’yı okurken, 60’lı yaşlarını süren yazarın hayalimi gerçekleştirdiğini düşündüm durdum hep: Yıllar içinde hususi bir dil, bir ifade tarzı meydana getirerek, göçüp gitsen de onunla yad edileceğin tek ve çok iyi bir kitap yazmak. Sonra bir Pazar günü, Cem abi ile bir ağacın altında uzun uzun sohbet ettik. Daha doğrusu o söyledi, ben dinledim. Ayrılmaya yakın, güneşin yüzüme vurması, konuşulan meselelerin muhteviyatı ve de mütebahhirin zihnimde uyandırdıkları nedeniyle iyice eğilmiş, bükülmüş olan kafamı şöyle bir kaldırdığımda saatlerdir altında oturduğumuz ağacın daha cinsini dahi bilmediğimin ayırdına vardım. O esnada daha önce Amerikan filmlerinde gördüğüm bir şey oldu, bir ışık huzmesine bakakaldım. Önce çiçeklerin, kuşların ismini öğrenmeliydim. Sonra baharatların, balıkların. Ispanak ile semiz otunu ve hatta rokayı koklamadan ayırt etmeliydim. Yakın arkadaşlarımın anne ve baba adlarını ezberlemeliydim. Sıra kokulara gelmeliydi. Musiki öğrenmeliydim, makam, usul. Yani işim çoktu. Bunları yapıp yapmayacağımı bilmiyordum. Muhtemelen yarıda bıraktığım pek çok şey gibi olacaklardı. Devam edersem belki o kitabı yazmama gerek kalmayacak, yazıp yazmamak işlevini ve ehemmiyetini yitirecekti. Tek istediğim o ağacın altında yaklaştığım zamana biraz daha sokulmaktı. Bu hayat bitmeden onu koynuma alabilir miydim, sanmıyorum. Gayem en azından bunu denemekti.  

3 Mart 2017 Cuma

Hagi

Socrates dergisi Mart sayısı için bir Hagi dosyası hazırlamış, okurken duygularım kabardı. Çocukluğum Rumen Lăcătuș’un, Alman Haessler’in, Rus Onopko ile Tsymbalar’ın Galatasaray'a transfer olmasını beklemekle geçti. Sparta Prag hezimeti sonrası yollarını gözlediğim Nedved’in İtalya serüveni hâlâ içimi yakar. En azından iki sezon bizde oynasaydı. Hoca olarak da Schäfer. Jamaika’yı bile çalıştırdın, bi’ bize gelmedin zalım. 

Sonra bir gün Hagi geldi. Büyük yakaları, estetik bilekleri, 30 metreden golleri vardı, gösterişliydi. Dedi ki: Ben, 25 yaşına kadar "Karpatların Maradona’sı" namıyla tanınan, daha sonra yalnızca Hagi diye bilinen,  Albay George Hagi. Gerçek aşkın savaşçısı. İsminin birincisi. On numaraların sonuncusu. Size şampiyonluklar, Avrupa’da kupalar kazandırmaya, Dortmund’a, Karabük’e attığım gollerle rüyalarınıza girmeye geldim. İçiniz rahat olsun, Güney, annene söyle derin bir nefes alsın, Leeds deplasmanında o penaltıyı atabilecek tek kişi varsa, o da benim.