Şimdilerde seyyah olup şu alemi gezenlerimizin sayısı artsa da, uzun zaman batı ülkeleri ile aramızdaki mesafenin nedenine dair tartışmaların bir argümanı da şu olmuştur: “Aaabicim, batıdakiler bizim gibi değil; 18 yaşında elde çanta, evden çıkıp Nepal’e falan gidiyor adamlar, dünyayı dolaşıyorlar”.
Hal böyleyken doğup büyüdüğüm mahallede ise 18 yaşına gelenler, yaşlarını doldurdukları gün büyük bir hevesle ehliyete yazılıyorlardı... Mahallenin dar sokaklarında içi ferdi tayfur dolu, camlarına siyah bant çekilmiş, “tivitırlı”, tekerleklerine fazladan hava basılmış doğanlarla, şahinlerle cirit atan çocuklar, 18'inden sonra askere gitmek için gün sayar, gider şair olur, döner evlenir ve kel kalırlardı. Bense paranoyakça gözlemler yapar ve onlara bakıp önümdeki yüzyıllar için “not to do lists” hazırlardım...
Ülker 9 Kat'ın fındıklısı hâlâ çok sevdiğimi söylemiştim hatırlarsanız...
Küçükkene, annem vücudum biraz güneş görsün diye beni zorla sokağa iteklerken ona şunu bir türlü anlatamıyordum: Oyun demek başlı başına kazanan-kaybeden şeysiydi ve illa ki bir hile hurda olacaktı. Sonra ben kafamı yukarı kaldırıp hile yapan kişinin gölgesi altında ona diklenecek sonunda dayak yiyip eve dönecektim. Beni döven çocuk daha sonra Ülker 9 Kat'ın fındıklısı (limonlusu ve çileklisi varken, en çok fındıklıyı sevdiğimi öğretecek kadar çok dayak yemek var ben) ve annesi ile bize gelecek, benden özür dilerlerken hem sümüklerimi çeke çeke ağlayacak hem de gofreti götürmeye devam edecektim...
![]() |
| o gün "bana ne yaa! ben sarı-kırmızılı topla fotoğraf çekinicem diğerini sen al!" zırlamalarıma dayanamayan abimle bir maç öncesi objektiflere poz verirken. |
Şöyle adamakıllı insanlarla kaynaşabildiğim tek şey ise mahallemde kimse siyasete meraklı olmadığı için yine de futboldu. Kavga dövüş olsa da o gazla her şey unutuluyordu (ya da arkadaşlar Ülker çikolatalı gofreti de çok sevdiğimi zaten bilirlerdi). Çocukluğumda futbol, 22 tane koca adamın bir topun arkasından koşturduğu bir şey değildi; kaç kişi bir araya gelebildiysek, ikiye ayrılıyorduk. Bu durumlarda en kötüsü maç yapacakların sayısının tek rakamlara denk gelmesiydi. Maçtan önce “aldım-verdim” ile takıma seçilmeye başlanan kişiler en iyisinden kötüsüne azalmaya başladıkça, o iki takıma da yar olmayacak, maçın dengesini bozacak, kenarda otursa “hadi oğlum biriniz çıksa da ben girsem” diye sizi sinir edecek eşik karakterin çilesi başlardı. Gözlemlerime göre takımlar paylaşıldıktan sonra ortada kalan adamlar ileriki yaşlarda bankacı ya da depocu oluyorlar. Daha sonra onlar üzerine geniş bir araştırma yapmak istiyorum hastane yetkilileri izin verirse.
