23 Haziran 2016 Perşembe

Kadersizlik


Haşimyen okumalar (IV)

Imre Kertész’in Kadersizlik isimli romanını yeni bitirdim. Yıllar evvel Can Yayınları’nın Galatasaray Lisesi’nin karşısına açtığı dükkandan aldığım başka bir kitabın yanında hediye etmişlerdi.

Okumaya başlamamın bu kadar zaman almasının nedeni yazarın yaşam öyküsünü konu edinmesi olsa gerek: II. Dünya Savaşı’nda gönderildiği toplama kampında –öncesiyle sonrasıyla– başına gelenler. Böyle yazıldığında akla hemen Yahudilerin, Nazilerin elinde uğradığı büyük katliam, bununla ilgili izlediğimiz filmler, belgeseller gözümüzün önüne geliyor. Gaz odaları, açlıktan dermanı kalmamış insanlar, toplu mezarlar... Fakat Imre Kertész’in kitabı bunların hiçbiriyle kafamızda canlandığı kadar meşgul değil.

Kitabın 14 yaşındaki ana karakterinin (Gyuri Köves) yaptığı tahlilleri okurken gözümün önünde bir Ayhan Geçgin karakteri canlandı. Zira, Son Adım, Uzun Yürüyüş gibi kitaplarda ana karakter nasıl hep bir “yolda olma”, “dışarıya çıkma” halindeyse Kertész’in karakteri de öyle. Kampın ağır çalışma ve yaşam şartları nedeniyle uzun bir süre kaldığı hastane/bakım odalarında aslında zihni olarak sürekli hareket ediyor, hep bir adım halinde. Ve bu “uzun yürüyüşü” bir süre sonra kendisini içinde bulunduğu mekandan dışarıya çıkarıyor. Bir yerden sonra orasının toplama kampı olmasının, yakında bir krematoryumun çalışmasının onun için o kadar da önemi kalmıyor. Kamptan kurtulduktan sonra oradaki anı özlemesinin altında yatan şey de bu. Kendisini rahat hissettiği, mutlu bir an, bir hal, bir varoluş var, bu başına kimi zaman toplama kampında verilen lahana çorbasını beklerken, bunun kokusunu duyduğunda gelmiş. (Bu, Son Adım’da Dersim’de öldürülmesine yakın hayattaki yerini bulduğuna dair mutmain kahramanın hissi). Çıktığında kendisinden ne kadar çok acı çektiğinden bahsetmesini isteyenlere, o beklenilen cevabı vermemesinin nedeni de bu. Zamanı sadece dehşetle hatırlamak istemiyor. Çünkü zamanın –içeride ya da dışarıda– böyle bir şey olmadığına inanıyor. 

Kertész, orada yaşadıklarını istenildiği biçimde anlatmadığı için “sükût suikastı”na uğramış (hem de sahisine). Gyuri Köves, “yeni bir hayata başlamak diye bir şey yok” diyor, “sadece eskisine devam edilebilir”. O günleri unutup arkana bakma şeklindeki tavsiyelere uymuyor. Çünkü o günleri bir dehşet şeklinde anlatanların aslında bu tavsiyeyi veren kişiler olduğunu söylüyor. Yani, asıl hikayenin eğrisiyle doğrusuyla işte bu nedenle anlatılamadığının. Hakikatin pek çok açıdan ağır olmasının. 

(Buradan Çanakkale Savaşı’ndan döndükten sonra kendisinden hamasi şiirler bekleyenlerin bu taleplerine “benden kahramanlık neşidesi mi bekliyorsunuz?” diye karşı çıkan Ahmet Haşim’e de bir selam yollamak lazım.)  

Romanı bitirmeye yakın bir taraftan da şehirden şehire geçeceğimiz bayram tatili için bilet bulmaya, küçük bir çocukla oradan oraya nasıl gideriz, eve çilesiz, dertsiz, kavgasız nasıl döneriz onu planlamaya çalışıyordum. Sonra düşündüm ki, o yolların herhangi bir adımında sırf bu “verili kaderi” (yazar da başına gelenlerin nedenini Yahudi olmasına, “taşıdığı kana”, şuna buna değil “verili kaderi”ne bağlıyor) yaşayacağım diye belki oğlumla, Hande ile edilecek hoş bir sohbeti kaçıracağım, belki oradan güzel bir ışık vuracak, belki yolda bir ağaç görüp çok beğeneceğim, belki o esnada hissettiklerim, benim “an”ım olacak.

Ardından, “yolculuk nasıldı?” diye sorulduğunda basmakalıp cevaplar vermek yerine benim de anlatacak “hakiki” bir hikayem olacak.

Ve o mertebeye ulaştıktan sonra belki de artık yol-mol, ev-mev kalmayacak. 

Kim bilir?    




  

2 yorum:

Özlem Öztaş dedi ki...

Merhaba , her yerde bu kitabı arıyorum :( nerede bulabilirim ?

güney dedi ki...

Merhaba,

Can Yayınları'nın yahut telifini alacak başka bir yayınevinin basmasını beklemek lazım sanırım. Nadir Kitap'ta dahi tükenmiş.