30 Mart 2021 Salı

Obvilion Verses

Geçen akşam TRT 2’de 'Obvilion Verses' diye bir film izledim. Olaylar Şili’de, darbe döneminin sonlarına doğru cereyan ediyor. Kapatılmaya yüz tutmuş, devrin pek çok ‘olumsuz’ anısını barındıran bir mezarlık ile onu gözeten –hafızası çok kuvvetli olup sadece isimleri hatırlamayan yahut hatırlamak istemeyen, kendisi de bir dönem hapis yatmış bir bekçi vasıtasıyla ‘Pinochet döneminden demokrasiye geçiş’ anlatılıyor diyebilirim en kaba haliyle. Bir pazar günü, milisler mezarlığı basıyor ve yanlarında getirdikleri, protestocu öğrencilerin cesetlerini mezarlıktaki morgda saklamaya girişiyorlar. Daha sonra cesetleri başka bir yere taşımaya çalışırken bir tanesini orada unutuyorlar. Genç bir kadının cesedini. Cesedi gören mezarcı onu bir insana yakışır gibi defnetmek istiyor zira ‘bu topraklar’ filmde de sürekli kızıyla ilgili bir haber var mı diye yıllarca mezarlığı ziyaret eden kadın gibi çocuklarının, sevdiklerinin dirisini geçtik, ölüsüne, kemiğine kavuşma hasretiyle ömür tüketen –geçtiğimiz günlerde koronavirüs tedbirlerine, toplanma yasağına, uymadıkları için haklarında dava açılan Cumartesi Anneleri gibi– insanlarla dolu. Ölüm ilanı hazırlayıp çoğaltması için bir matbaaya veriyor. Almaya gittiğinde matbaacı birkaç gün önce vuku bulan çatışmalar nedeniyle kâğıt bulamadıklarını, ama buna karşın harika bir çözüm olarak ölüm belgesini seçim afişlerinin arkasına bastıklarını anlatıyor ona. Mezarcının nutku tutulunca üsteliyor, ‘ne de olsa arka tarafını kimse görmeyecek’ diyor, yanıt alamayınca ‘hadi, senden kâğıt parası da istemez’ diye üsteliyor tüm o âlîcenaplığıyla. Mezarcı, önde demokrasi, özgürlük vaatleriyle parti liderlerinin, arkada kızın ölüm ilanının olduğu afişi duvara yapıştırmaya çalışırken bir rüzgâr esiyor ve tüm o kâğıtları alıp götürüyor. Film boyunca defaatle şahit oluyoruz ki kendisi de başka bir ‘bu topraklara’ mensup İranlı yönetmen kör göze parmak sokmayı seviyor. Yönetmen burada izleyiciye sesleniyor ve diyor ki eldeki insan varlığının, kumaşının üç aşağı beş yukarı matbaacı gibi olduğu ‘coğrafyalarda’, ‘yel eser, umutlar savrulur gider’ ama siz yine de unutmayın ve hatırlamakta ısrarcı olun, dirilerin değilse de ölülerin hatrına.


13 Haziran 2020 Cumartesi

Proust Anketi

Sizi en çok üzecek olay. 

Aklımı yitirmek. Daha doğrusu hafızamın, hatıraların, bildiğim ne varsa her şeyin yavaş yavaş silindiğini çaresizce izlemek. 

Nerede yaşamak isterdiniz? 

Olduğum yerde. 

Yaşayabileceğiniz en mutlu an. 

Bazen yüksek bir binadan kendimi aşağı doğru saldığımı ve bir saliseliğine ‘oh be bitti’ dediğimi hayal ediyorum. 

Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz? 

Sadece çocukların hatalarını. 

En sevdiğiniz erdem. 

İkiyüzsüzlük. 

Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş. 

Cacık yapmak (dereotlu ve sarımsaklı)

Kimin yerinde olmak istersiniz?

Bir hayvanın olabilir ama hangisi bilemiyorum. Doğada olup başka bir hayvan tarafından yenilip yutulma riski en az olanı olabilir. 

Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik. 

Kendimi eksiksiz görmem. 

En çok isteyeceğiniz özellik

Işınlanmak. Zaman yolculuğu gibi değil de kalabalıklara girmeden bir yerden diğerine geçmek için. 

Nasıl ölmek istersiniz?

Aniden. 

Hayattaki sloganınız 

Sloganlardan hoşlanacak yaşı geçtiğimi düşünüyorum ama en aklımda kalanı söyleyebilirim: Bilruh bildem nefdike ya Saddam!

Şu anki ruh haliniz. 

Simit yedikten sonra midede oluşan kaynama hissine yakın. 



4 Mayıs 2020 Pazartesi

Üçlemenin ilk filmi: Diş

Dün sabah Hazar büyük bir gürültüyle odaya daldı. Uzundur sallanan dişi düşmüş! Kendisi buradan tanıklık ettiğiniz üzere ontolojiye, edebiyata ve antik yunan'a meraklı biri olsa da henüz 6 yaşına değmedi ve bu düşen ilk dişi. Önce bunu onu tanıyan herkese haber etmemizi istedi. Sonra "bugün benim günüm" diyerek evde krallığını ilan etti ki haftanın onun olan günlerinin sayısı 4'e çıktı. Kalan 3 gün de bizim ama o da temsili demokrasi gibi, bir var bir yok (evin babası sosyal şakalara başlar). Neyse ona yine bir ebeveyn ciddiyetiyle "bak bunlar artık ömürlük dişlerin, onlara iyi bak" nasihatinde bulunurken, "ömürlük nedir?" diye sordu. O esnada ezbere ettiğim bu lafın ciddiyeti yüzüme bir tokat gibi aşketti. O çıkacak diş oldu önündeki uzun vakit, tecrübe edeceği iyi kötü ne varsa her şey, yani ömrü. Sonra bu ömrün ne kadarında ve nasıl yanında olabileceğim sorularıyla cebelleştim. Sonra yaşını başını almış herkes gibi böyle şeyleri çok düşünmemeye karar verdim. Bugün dışarı çıktığımda ona -isteği yahut siparişi üzerine- uğurböcekli bir pasta aldım. Sanırım ömrü boyunca elden gelen de bu olacak.

6 Şubat 2020 Perşembe

Being Alive


Film (Marriage Story) yayınlandığından beri Adam Driver’in Being Alive’ı söylemesini dinliyorum. Zamanla fark ettim ki bunun filmle pek de alakası yok. Arkadaşlarla bir mekanda toplaşılmış ama onlar bir var bir yok. Oradalar ama muhtemelen bu bir event hatırına. Derdini anlatmak istiyorsun ama girizgah için dahi vakit yok. Sonra eline mikrofonu alıp sahneye çıkıyorsun ve ‘yalnızlık sadece yalnızlıktan ibarettir’ diyorsun, ‘bunu yaşamak sanma'. Ne olduğu pek de mühim değil, bir derdini bağıra çağıra ve çok içeriden anlatıyorsun. O kadar güzel anlatıyorsun ki bu sefer seni dinliyorlar. Sonuna kadar dinliyorlar. Hiçbir şey demeden, akıl vermeden, kendi deneyimlerinden yola çıkarak edindikleri şeyleri döküp saçmadan. Sadece dinliyorlar. 

Tebrikler! Başardın! Şarkı bittiğinde tuttuğun nefesi bırakabilirsin artık.   



3 Şubat 2020 Pazartesi

Bal Ülkesi


Dün gece annem, ‘Güney valla çok korkuyorum, o toprağın altına nasıl giricez?’ diye sordu. ‘Bir gidicez daha dönüş yok.’ Ölümden böylesine içtenlikle bahsedilmesi -anlatıcıyı yakinen tanıdığımdan- benim için beklenmedik değil. Bu aralar ben de sıklıkla aynı şeyi düşündüğüm için, ‘valla ben de korkuyorum anne’ diyebildim sadece. Seni doğuran insan ölümden bahsediyor; ertesi gün iş var ve içeride çocuğun uyuyor. Sohbetimize abimin kanser taramasındaki anısıyla başlamıştık: Radyasyon için alındığı bölümde çeşitli hastalıkları olan kişiler ona ne kanseri olduğunu soruyor, ağabeyim de ‘benimki henüz belli değil’ diyor. Muhtemelen onların yanında kanser olmadığına utanıyor. Aldığı radyasyon sonrası kimseyle irtibata geçmemesi gerekirken, kayınpederi bi’ babalık edip onu hastaneden alıp arabasıyla annemin evine getiriyor. Annem, kimseyle görüşmemesi gereken o ilk 24 saatlik sürede ağabeyimi misafir ediyor. Cuma akşamı Bal Ülkesi’ni, Hatice ile annesinin ilişkisini seyreylerken aklım babaanneme gitti. Hayatlarımızda onca ağırlığı olan birinin nasıl da böyle ‘kolayca’ çıkıp gittiğinden. Neticede onun gibi gidicez ve geri dönmücez. Ve belki de hatırda kişisel olarak değil de bu ana babalığa katkımızla kalıcaz, abiliğe, kardeşliğe, arkadaşlığa, utanmaya, vicdana. Ya da tam tersi. Bunlardan neyi söküp bir daha hatırlanmamak üzere bıraktıysak o his ya da her neyse öyle hatırlanacak. Kimin yaptığını kimse bilmeyecek. Bal Ülkesi’nde Hatice’ye arıların hakkını vermesi gerektiğini kimin söylediğini bilmiyoruz, komşusuna arıların hakkına nasıl çöküleceğini kimin gösterdiğini de. Ama illa birinden görmüş, duymuşlar. Komşunun çocukları babalarının izini mi sürecek yoksa ‘çocuksuz’ Hatice’nin yolundan mı gidecek. Ya da günün birinde hakka çökerken akıllarına Hatice gelecek de vicdanları sızlayacak mı? Bu şu anda aklıma geldi ama belki de gerçekten böyledir. Neticede şanslıysak biri bize yatağımızda bakacak, banana getirecek, durumumuzdan haberdar olunca yelpaze hediye edecek, bizimle sohbet edecek ve yemeği daha rahat sindirebilelim diye ayağımızı kürmemizi isteyecek.




9 Temmuz 2019 Salı

Parklar ve bahçeler

Bir süredir evden az biraz uzaklaşıp yürüyüşe çıkıyorum. Bu modern insanın -hadi bunu demeyi bir kenara bırakalım artık çünkü insan buna hep ihtiyaç duydu- hava değişimi, temiz hava alma ihtiyacı gibi bir şey değil. Sadece biraz yürümek istiyorum. Sokağa ilk adımımı attığımda içimi bir heyecan kaplıyor. Sonuçta dışarıdayım, evin-çocuğun sorumluluğu yok. Sonra adımlar arttıkça bu heyecan yerini hüzne, bir boşluğa bırakıyor. Ne yapacağını bilmemek. Öyle yürümek ama hani o esnada da misal bir arkadaşa rastlayıp ona eklemlenmek, biraz yanlarında oturup belki bir iki sohbet etmek, oturdukları yerde güzel bir şeyler varsa yeme-içmelik onları tatmak. Arada bir telefonuma bakıyorum, yok, sık sık telefona bakıyorum, belki birileri sokağa çıktığımı hissetmiş olabilir diye, olamaz mı? Yürüdüğüm yol belli. Ara sokakları sevmeme rağmen ki bu rotayı da tüm o ara sokakları dolaşa ede belirledim, çoğunlukta aynı yolu izliyorum. Sonunda parka varıyorum. Park hani ağaçların, insanların farklı amaçlarla bir araya geldiği yer. Genellikle insanların yoğun olarak toplaştığı yoldan değil de bir üst yoldan devam ediyorum. O esnada onları izliyorum, ne konuşuyorlar, neye gülüyorlar, çok merak ediyorum. Sonra en fazla ne konuşabilirler diye düşünüp yola devam ediyorum. Sonra bir ağacın altına tünüyor yahut bir banka oturuyorum. Rahatlamış değilim, ferahlamış değilim, dinlenmiş değilim. Ama oradayım işte. Sonuçta parktayım. Bir ağacın kokusu burnuma vuruyor. Ihlamur dışında ayırt edebildiğim yok. Bildiğim bununla yetinmem gerektiği. Her ne var ise onunla. 

10 Ocak 2019 Perşembe

Yarı yoldan ziyade yerden uzak


[Ahmet Haşim] bir gün Sabah Matbaası’nın altındaki eski vükelâ berberi Anastas’ta saçlarını kestirirken Yakup Kadri ile cümbüşlü bir konuşma yapıyorlarmış. Bir aralık berber hayretle durarak:

“Beyefendi” demiş, “söylediğiniz bütün sözleri anlıyorum ama ne söylediğinizi anlayamıyorum!”

Haşim sevinçle:

“Yakup” demiş “bizi en iyi anlayan adam bu!” 


Yusuf Ziya Ortaç, Portreler, 1960.    

31 Aralık 2018 Pazartesi

Kendimize kadar

Şimdiki zamanda ayıla bayıla yediğim pek çok yemeği 15 yaşına kadar ağzıma sürmedim. Öğünlerim genellikle patates kızartması, kızarmış ekmek, tereyağı, reçel, bal yahut salçadan oluşuyordu. Annem hazırlamazsa, geniş bir ailede büyümenin nimetlerinden faydalanırdım. Bunu bir gün, yurtta aynı odada kaldığım Mehmet abi’ye –ona seslendiğim şekliyle– Memetabi’ye anlatmıştım. Memetabi bir biliminsanıydı. Çalıştığı alanda kendi adıyla anılan bir teoremi dahi vardı lakin makalesi uluslararası saygın bir dergide yayınlanmadığından uzundur doktorasının nihayete ermesini beklemekteydi. Kendisine anlatılan vakalarda illa bir neden-sonuç ilişkisi arardı ki hikâye anlatıcılığımda böyle şeylere pek yer yoktu. Memetabi’ye yıllarca sürdürdüğüm bu “beslenme modelinden” bahsettiğimde, kafasından bir hesap yaptığını fark ettim: “Oradan C’yi alsa, B vitamini de şuradan, meyve de yiyormuş, hah bu dediğin olabilir” dedi. “Abi” dedim “dediğim olabilir mi? Yahu burada karşındayım işte, demek ki olmuş.” Memetabi bütün gün uyur, gözünü açar açmaz Uzun 2001 yakar, bu esnada biraz internette dolanır, maillerini kontrol eder, sonra duş alır, bornozu üzerinde yatağına oturur ve sabit bir noktaya bakar kalırdı. Saçından kıyafetine her şeyi nizamiydi. İyi yahut kötü, güzel ya da çirkin değil. Nizami. Beraber geçirdiğimiz bir yılın sonunda Memetabi ile okuldan atıldık. Yurttaki son günlerden birinde beraber yemek yiyorduk, Memetabi birden “bu hayatta en fazla kendimiz olabiliriz, bazı şeyleri bunun gibi kaldırıp atmak lazım” gibi bir şey söyledi ve içtiği kolanın kutusunu pencereden dışarı fırlattı. Onun gibi birinden hiç beklenmeyecek bir davranıştı bu. Bu sözü uzun süre aklımı meşgul etti, durdu. Memetabi hikâyesini değiştirme kararı mı almıştı? Kim olmayı istemişti de olmamıştı? Günler, aylar boyunca düşündüğü neydi? Hayatından bundan sonra neleri atacaktı? Atacaktık? Atmalıydık? Bir süre sonra Memetabi okula afla döndü, makalesi yayınlandı, post-doktoraya gitti, bir üniversitede iş buldu. Hatta duyduğuma göre şimdi bölüm başkanı olmuş. Bense okula dönmedim. Çok havalı olacak ama bir hakikati de yansıtır, ayrıldığım hiçbir yere bir daha dönmedim. Bu esnada birbirinden farklı, tuhaf, hoş hatta hoşbeş işler yaptım. Çoğunun ortak noktası belli bir neden sonuç ilişkisinin zayıflığıydı sanırım; hikâyem için çok uygun olmaları. Bugün 2018’in son günü. Memetabi ile yaptığımız bu konuşmaların üzerinden 12-13 sene geçmiş. Hâlâ hayattayım. Makbul bir eş ve baba (evlat, kardeş, arkadaş) olarak işe gidip geliyor, yaşadığım şeyin en fazla kendi hikâyem olduğunu, olabileceğini görüyor, bu ucu açıklıktan yer yer keyif alıyor yer yer de endişe duyuyor, sokağa fırlatılabilecek kola kutuları için pencerelere bakmaya devam ediyorum.

19 Aralık 2018 Çarşamba

Neylersin ki çember daralmakta



Transit ve Rome filmlerini arka arkaya izledim. Transit’te Nazi orduları ülkeyi dalga dalga işgal ederken henüz ele geçirilmemiş Marsilya’yı görüyoruz. Yahudiler, solcular kaçmak için binbir yol denerken şehrin sakinleri alelade bir gün geçiriyor gibiler. İşe gidiyorlar, kafelerde toplanıyorlar, yemek yiyorlar, olup biteni izliyorlar. Sonuçta Naziler şehri ele geçirdiğinde bir tepki vermedikleri sürece başlarına pek bir şey gelmeyeceğinden emin gibiler. Ama diğerlerinde durum hiç de öyle değil. Konsolosluk kapılarına dayanıyor, parası olan kafelerde kıyamet gününü bekler halde, olmayan aç yatıyor, çoğu kaçak, bundan istifade etmeye çalışanların elinde rehin, böyle bir dönemde onurunu korumaksa büyük bir mesele. Rome’da ise yangın, deprem, sokak çatışmaları arasında, ortasında kişisel (sınıfsal?) hadiseleri izliyoruz. Bir kişi can verirken diğeri doğurmak üzere ve hastaneye yetişmeye çalışıyor, biri evlatlarına sarılırken diğerinin eli koynunda kalıyor. Filmlere verilen isimlere dahi bakıldığında bu konuların zamansızlığı söz konusu. Mesela, sere serpe uzandığımız ve “bütün yılın yorgunluğunu attığımız” sahillere belki de birkaç saat önce vurmuş cesetlerle, birkaç saat öncesine kadarki hayatlarla kurduğumuz / kuramadığımız ilişki. Taşrada, alt-orta sınıf bir ailede yetişmiş, kamusal imkânlar sayesinde okuyup etmiş, orta sınıfa mensup olmuş biri olarak (bunu, kimse bana olup biteni merkez-taşra ilişkisi yahut "sıradan insan" üzerinden anlatmaya kalkmasın diye yazdım) bu anlamda çok uzun bir süre derdim, sokakta kucağında çocuğu ile dilenen kadının yanından nasıl geçebildiğimdi yahut geçemediğim. Aynı dönemde dünyada yahut Türkiye’de olup bitenler, yaşanan sıkıntılar hakkında malumat sahibiydim ama hiçbiri o kadın gibi yolumun üstünde değildi ya da ben görmüyordum. Son yıllarda ise dünyada ve ülkede olup bitenler neticesinde Kürtleştim. Haklarının hoyratça elinden alınması, hiçe sayılmak, sabah akşam televizyonlarda ve gazetelerde, parkta sokakta  hakarete uğramak, aptal yerine konmak, maruz kalınan arsızlık, hayasızlık. Peki, bunlar karşısında ne yapıyorum ve ne yapıyoruz? Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanı saymazsak durumumuz Marsilyalılardan hiç de farklı değil. Çok çok kötü, habis şeylerin yaklaştığını, hayatımızın içine girdiğini, hayatlarımızın içine ettiğini görüyor ve sabah işe gelip akşam eve dönüyoruz. Arkadaşlarımız hapse giriyor, biz girmiyorsak hayatımıza olduğu gibi devam ediyoruz. Acaba gerçekten böyle mi? Yoksa, Rome filmindeki gibi kendi hayatımızla ilgili başka meseleler de var ve biz diğer meselelerin yanından geçip gidiyor muyuz? Mesela, çocuğumuzun hastalığı nelerden daha önemli? Onun iyileşmesi bizi nelerden daha mutlu ediyor? İnsan olmamızla alakalı bir şey var da biz mi bilmiyoruz. Bu tür bunca zaman bu sayede mi hayatta kalmış yoksa? İlk ve tek derdi ne olursa olsun hep hayatta kalmak mıymış? Sonrası bir şekilde halloluyor muymuş? Bu sorulara verilecek cevaplarım var elbet ama ne kadarı hakiki ne kadarı avuntu onu bilemiyorum. Şahsen insanlık onuruna dair bildiğim birkaç değer var, onların gözetilmesi, muhafaza edilmesi ve mümkünse aktarılması görüşündeyim. Onlardan vazgeçilmemesi. Yitirme durumdaysa önerim Transit'teki mimar kadının son günü olabilir. Okullardaki tarih kitaplarını yeniden yazacak olsam bize yaptıkları gibi ilerlemeci bir anlayışı, şu anda yapmak istedikleri gibi gerileyici bir anlayış gibi terk ederdim. Kitabın girişine kocaman bir çember çizer ve insanlık tarihinin buna benzediğini anlatırdım.

28 Mart 2018 Çarşamba

Cereyanlar

Yazdığım “şeyler” bir yerde –eğer bunu para için yapmıyorsam, yani işim gereği bir proje metnini sonlandırmıyorsam– cereyanda kalmış, altına stoper konmamış kapı gibi birden kapanıyor. O kadar yüksek bir ses çıkmıyor belki ama okuyanda “içeriye biraz daha hava girseydi daha iyi olmaz mıydı” hissi uyandırıyor. Bu bir şeylerden kaçma arzusu çok belli. Önce yazının kendisinden. Tekrar korkusu. Gün içinde binlerce kez yaptığın şeyden yazıyı sakınma.

Kapıyı aralık bırakma. Yalnızca koridorun iki ucundaki pencerelerden girecek rüzgara, oluşacak yele, cereyana; bu yüzden kapanma ihtimaline açık olma.

O nedenle kısa kısa yazmak, belki de hiç yazmamak. Başarabilirsen hiç yazmıyormuş gibi yazmak hele. Sanırım yazımı bunun üzerine kurmaya çalışıyorum. Uzun uzun anlatmalardan yorgun düştüm, kimseye bu eziyeti çektirmek istemiyorum.

Belki pek çok kişi şiirini, hikâyesini, romanını, şeyini hayattayken bu yüzden yayınlamadı da ölmeden bir arkadaşına teslim etti, sandığa, döşemenin altına sakladı; kapıyı tam kapatmadı da cereyana emanet etti.




2 Mart 2018 Cuma

DİYALOGLAR VI

Bu aralar çok sık duyduğum bir başka soru:

- Çocuğunun geleceği için endişeleniyor musun? 
- Evet. 
- Peki, bunun için ne yapıyorsun? 
- Akşamları evde oluyorum.    

13 Şubat 2018 Salı

12

Bugün babamın seneidevriyesi. Yine sabah erkenden annemi aradım. “Cuma günü dua okutucaz” dedi. Bu üç gün herkes doluymuş. Telefonu kapatmadan önce beni teselli etmek için bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetti: “Güzel günlerde ölürüz inşallah”.

12 Şubat 2018 Pazartesi

DİYALOGLAR V

Takip edebildiğim kadarıyla özellikle son birkaç yıldır kitap söyleşilerinden dostane sohbetlere kadar meselenin bağlandığı tek bir soru var. Çocuk, futbol, siyaset, kahve, evde bira yapımı vs. hakkında oturup konuşuyorsunuz ve o kaçınılmaz son geliyor. Herkes bir diğeri nasıl devam ediyor, devam edebiliyor, aklından ne geçiyor diye merakta. Kendi adıma toptan cevap veriyorum; öyle düzene, kaosa, evrenin mesajlarına, yeni doğanın gülümsemesine, çiçeğin açmasına bakmadan, aldırmadan.

- Bir umut var mı, peki?
- Hayır, yok.

Geçilmesi muhtemel ikinci soru ve cevabı: 

- Peki, ne yapmayı düşünüyorsun?
- Hiçbir şey. 

6 Şubat 2018 Salı

Yer fıstığını çok özlerim

En çok neyi özleyeceğimi düşündüm. “Yer fıstığı herhalde” dedim. Ben ölünce birilerinin kabuğunu çıtırdata çıtırdata yer fıstığı yiyecek olması çok dokundu. Hele bir de yanında buz gibi bira içecekleri aklıma geldi. Üzerlerine dökülmüş kabukları şöyle bir silkip tuvalete gideceklerini, mesaneyi boşaltıp rahatlayacaklarını, hangi sabunla –hoş kokulu sıvı mı, zeytinyağlı kalıp mı– ellerini yıkayacaklarına karar vereceklerini. Su çok soğuk yahut sıcak geldiyse ılıtacaklarını. Hangi havlunun kendilerine ait olduğunu hatırlayıp ellerini kurulayacak ve yeniden koltuğa gömüleceklerini.

30 Kasım 2017 Perşembe

Günün Sözü [029]

"Çehov olmak için çıktığım yolda blogcu baba oldum." 

(Güney Ongun, 35. Bu da bir şeydir deyip geçiyor.)  

31 Ekim 2017 Salı

Bir Ankara Belediyesi: Melih G. II

Serinin ilki için tıklayınız.  

Yıllar evvel Ankara’dan ayrılırken ve geride bıraktıklarıma üzülürken tek bir avuntum vardı, o da artık Melih Gökçek’ten kurtulmuş olmak… Şehre üniversite tahsili nedeniyle taşındığım dönemde Melih Gökçek, Emin Çölaşan’la atışan, ondan kazandığı tazminatlarla Kızılay’da döner-ayran dağıtan “lokal” bir figürdü.

Bunun yanında, Atatürk Orman Çiftliği’nin tabelasını Atatürk O.Ç. şeklinde değiştirmesi hasebiyle, rejimin kurucusuyla ilgili olarak “sessiz çoğunluk” tarafından o vakte kadar fısıltıyla konuşulanları, o rejimin başkentinde görsel bir dile çeken ilk kişiydi. (Birikim okurlarına yönelik bu ifadeyi hâlka indirgersem: Yakın zamanda ekranlarda, köşe yazılarında aleni bir şekilde dile getirilen, annesinin genelevde çalışmasından kendisinin erkeklerle olan münasebetlerine kadar on yıllardır meclislerde fısıltıyla konuşulup bıyık altından gülünen mevzulardan, dedikodulardan bahsediyorum. Aynı sözlü kültürden gelen Recep Tayyip Erdoğan bu olaydan yıllar sonra yapacağı bir konuşmada, "Cumhuriyet'in kurucuları" Mustafa Kemal ile İsmet Paşa’dan “iki ayyaş” diye bahsedecekti ki bu göndermenin de bu sohbetlerde ciddi bir karşılığı, referansı vardır).

20 Ekim 2017 Cuma

Günün Sözü [028]

"Ben çok büyük olmak istemiyorum. Çok büyük olunca düşüyorum yere." 

(Hazar, 3. Ailesi gizli gizli Sadık Hidayet okuduğundan şüpheleniyor.)   

7 Eylül 2017 Perşembe

"Güzel günler"

Bayram ziyaretinde anlattı. 

Yaşadıkları onca sıkıntıdan yorgun düşen babaannem bir gün dedeme, “Rahmi bey, bu kötü günler ne zaman bitecek?” diye sormuş. O da, “güzel günler geride” cevabını vermiş. 

17 Ağustos 2017 Perşembe

DİYALOGLAR IV

Dün akşam bana bir insanlık dersi verip utandıran oğlumdan özür diliyor, bu uzun yolculukta kendisine başarılar diliyorum.

“Sınıftaki arkadaşlarını seviyor musun?”
“Hayır. Bizim sınıfta bir çocuk var, bak kolumu sıktı. Yatağımı çekiyor.”
“Öğretmenine söyledin mi?”
“Hayır.”
“O zaman sen de onun kolunu sık.”
“Baba, bu dediğin çok yanlış.”
“Ama senin canını yakıyor?”
“Böyle kazalar olabilir.”  

15 Haziran 2017 Perşembe

Tanırım, samimi çocuktur


Bu hafta elimde pek metin yazımı işi olmadığı için büyük toplumsal tahlillerime devam ediyorum. Şimdi bu kitap afişini analiz edeceğim: “Tarık Tufan’ın samimi anlatımıyla”. Tarık Tufan kim? İşte orada fotoğrafı var. “Yeni Kitap” diye belirtilmiş demek ki bolca eski kitabı var ve onlarla karıştırılsın istenmiyor. Yani talep yüksek. Üzerinde duracağım husus afişteki “samimi anlatım” kısmı.