Hikmet Karaman'ın koyunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikmet Karaman'ın koyunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2015 Pazartesi

Günün Sözü [012]

Biz ne yaparsak yapalım, çocuk günün birinde sokakta el açmış bir dilencinin (dilenciye dilenci dedim kusura bakmayın) yanından umursuzca geçecekken, önünde bir iki kâğıt mendil olandan ihtiyacı olmayan şeyleri alacak. Baştan kibarca fiyatını soracak sonra birkaç lira fazladan verecek ve bunu hangi çocuk yetiştirme kitabında öğrendi, hiçbir zaman bilemeyecek. 

(Güney Ongun, 33. Baba.) 


19 Mart 2015 Perşembe

Yakın *Cağın Bitimi, Uzay Cağının Başlangıcı

Biriyle karşılaştığımda gereksiz bir sohbete mahal veren “Güney, sen kilo mu aldın?” yahut “Güney, sen kilo mu verdin?” şeklindeki soruları nihayete erdirmek için net 65 kilo almaya karar verdim. Bu sayede beni daha 200 metre uzaktan görenin böyle bir muhabbeti açması engellenmiş olacak. Cümle kurmaktansa ölmeyi tercih ettiğim bir sohbet daha nihayete erecek.

Müjdeler olsun! Son tezler başarısız oldu ve dünyanın sonu henüz gelmemiş olabilir ama hem teori hem de pratik ayağı sağlam bir girişimle kilo muhabbeti artık bitiyor!  

Bundan sonrası o ünlü aşçının son sözleri gibi: “Bana kavun getirin, karpuz getirin!”



(*Buradaki kastımız elbette cağ kebap) 

26 Eylül 2014 Cuma

Gazımızı Çıkardık, Sıkıntımız Bâki

32 yaşında, içinizdeki o tarifi imkânsız boşluğun nedeninin zamanında annenizin sizi yeterince emzirmemesi, birkaç günlükken bağrına basmaması olabileceğini öğrendim. Yani, vaktiyle eğer anneler çocuklarına karşı biraz daha ilgili yahut bu hususta bilgili olsa idi Fransız sineması diye bir şey dahi olmayabilirmiş.

22 Nisan 2014 Salı

DİYALOGLAR I


Ayşe    : Kız için isim tamam da erkek için bulduğumuza ısınamadım, bir hikayesi yok.

Metin    : Erkeklerin hikayesi olmaz.

Muhsin    : ...

13 Aralık 2012 Perşembe

Hayat, yuvarlak hesap olsun


Böyle kararlar vardır, 20 yaşına gelince şöyle yapacağım, 30’da bunu, 40’da şunu. Genelde bunların hiçbirisi olmaz. O yaşlarda size yüzünde tebessümle “öyle şeyler yok” diyen insanlar olur fakat bazı haklar bazı yaşlarda teslim edilmez. 

7 Ekim 2012 Pazar

How I Met My Friend’s Friend?


Geldim.

Bizim zamanımızda msn sohbetleri vardı ve bir süre ortalıkta gözükmeyenler vuslata erdiklerinde böyle seslenirlerdi. Efendime söyleyeyim, insanlar birbirlerini titretirlerdi; derken facebook çıktı ve dürtmeye başladılar. Sonra mesela, insanlar yekdigerine iltifat ederdi ve bunlar retweet’lenirdi.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Uzun süren kısa bir günün özetine dair deneme girişimi hk.

Öğlen

- Sabahları işe gelirken aklımda bir dünya dert, tasa oluyor. Sonra iş yerine varmadan köşeyi döndüğümde, fırının orada un çuvallarını taşıyan çoğu kaçak, işçileri görüyorum. Şimdi diyorum, klimalı ofise gideceksin, üç mail, iki tık tık, çay, kahve, sigara... Düşündüklerimden, dert diye bildiklerimden utanıp, kendime böyle şeyler düşünmeye hakkımın olmadığını söylüyorum. Bir süre sonra da her dert diyorum insanına göre, özgü, özge, has, tabi.

5 Ağustos 2012 Pazar

Sen de bir anadan doğmadın mı Sun Yang?

En güzel tatil henüz gidilmemiş olandır / En güzel Serdar Ortaç şarkısı henüz bestelenmedi

Tatil notlarıma bir şiir ile başlayım dedim fakat en güzel kulaç henüz atılmamış diyemeyeceğim çünkü hasmını tokatlar gibi yüzen adamlar tarafından az önce atıldı. Keşke her gün olimpiyatlar olsa da o Yunan büstleri gibi adamları, kadınları izleyip ne kadar yamuk yumuk insanlar olduğumuzu daha bir fark etsek. Bu anlamda olimpiyatların dört yılda bir yapılmasının nedeni geçen süre içerisinde kendimizi ruhsal ve bedenen toparlayacak vaktin bize sunulması olabilir. Antik Yunan her şeyi düşünmüş. Zira herkesin Selanik’ten geldiği fakat oraya da Konya’dan gittiği yalnız ve güzel ülkemizin olimpiyatlardaki başarısızlığının sebebi de bu olabilir. Nasıl olsa dört yıl var, hazırlanırız deyip üç ay kala idmanlara başlanıyor olması muhtemel. Bir sıkı dostun dediği gibi, “bizimkiler kulaç attıkça geriye gidiyor.”

Türkleri aşağılamak 90’ların modasıydı, o nedenle kısa kesiyorum. Artık bilindiği üzere, dönem kendimizle ne kadar övünsek az dönemi ve bunun için atanmış bakanlar var.

Mağrur olma Sun Yang senden büyük Allah var.

Adama bir tatil yaptırmadınız ülke gündemi. Sahilde de zaten Şemdinli’de neler olup bittiğiyle ilgilenen, Siti ananın "serbest bırakılması"na sevinen bir ben vardım bir de evren.

17 Temmuz 2012 Salı

Oruç kafa


11 ayın sultanı ile 1 ayın müslümanlarının buluşmasına çok az kaldı. Yıl boyu “Yağma Hasan’ın Böreği”nden nasiplenen bir kısım zevat yine tasavvuf ehli kesilecek, ekranlarda alttan ney, üstten Nihat Hatipoğlu, sofrada Coca-Cola. Sanki ilk kez sahura kalkılıyor ve kurallar her sene değişiyormuş gibi bu sene de orucu neyin bozup bozmadığı günlerce tartışılacak.

Niyeti bozuklar, bu sene de oruçlular karşısında yer, içerken, onların daha çok sevap kazanacakları yönünde Cumhuriyet tarihi ile eş espiriyi patlatacak, Çağrı’nın yayınlanması ile birlikte her şey normale dönecek.

13 Temmuz 2012 Cuma

Jamal Hammadi


İstanbul’a yeni taşındığım dönemde, Levazım-Karaköy arası otobüsle işe giderken Beşiktaş’ta durduğumuzda, gözüm hep durağın karşısındaki devasa şampuan reklamına giderdi.

Reklamda sıra sıra dizilen Elidor’un saç uzmanlarından en afilisi Jamal Hammadi’nin ikinci evinin taksitlerini bitirmek üzere olanlara özgü mutluluğu kanıma dokunurdu. Ve bu hali bana nispet yaparcasına oradan her geçtiğimde daha da artıyor gibi gelirdi. Jamal Hammadi, ışıltılı saç uzmanıydı. O, saçlara dolgunluk ve yeni bir görünüm kazandırırken, ben bu hayatta ne yapıyordum ki? Hammadi bu düşüncelerimi okur gibi bana göz kırpar, “hey dostum, ben bu saçlara dolgunluk kazandırmayı başarabildiysem, sen de inan, başarabilirsin” derdi, ifrit olurdum. Ona Rilke'den mülhem, zaferden bahseden kim Jamal, önemli olan ayakta kalmak derdim ve bu dizeler içinde bulunduğum otobüs şartları düşünüldüğünde çok yerindeydi. Sen okuyup etmiş, ışıltılı saç uzmanı olmuşsun, e ben de okudum, ettim peki neden hâlâ geldiğim durakta şu kapı önündekileri yarıp inebilecek miyim korkularını yaşıyorum her gün, Allah'tan reva mı bu Jamal? derdim. Sonra Toktamış Ateş devreye girer, “Jamal değil Cemal, bu emperyalistlerin oyunu!” diye bağırırdı. Ben de çocuğuna Toktamış ismini koyan bir anayla babayı düşünür, “Toktamış hocam saçlara dolgunluk veriyor mu veriyor, artık adı Jamal'mış Cemal'miş ne fark eder ki?” diye cevap verirdim.

Üstelik o dönem havalar bu kadar da sıcak değildi... 



27 Haziran 2012 Çarşamba

Alışmak bir yara bağrımda kanıyor


Hocam hitabı çok yaygın, özellikle ODTÜ’lüler arasında ‘inşallah’ gibi bir şey. Hac kökünden yola çıkılarak, yol gösterici, rehber gibi anlamlarının da olduğunu düşünürsek, yol tarifi sorduğumuz kişiler için kullanmamız gayet doğal.

Fekat edukasyon hayatında ben hac vazifesini layıkıyla yerine getirebilen az sayıda insan gördüm. Bunlardan biri, bize üniversitenin ilk yılında, otuzunu görmeden terk-i diyar eylemeyi ‘tercih eden’ bir dünya ademoğlunu okutup bunalımlardan bunalım beğendiren Yusuf Hoca olmuştu. Hoca bir gün kendisine yüzyıllardır eşlik eden Samson Agonistes saçlarını, bıyıklarını kestirip sınıfa geldiğinde bir arkadaş, “hocam şimdi biz sizin bu halinize nasıl alışacağız?” diye sitem etmiş, o da, “iki kaşımın arasından bacağım çıksa yine alışırsınız, insanoğlu her şeye alışır” demiş idi. Sonra alışmak sevmekten bile zor gelmedi.

“İnsan alışan bir hayvandır.” Can Yücel, Mevlana, Fidel Castro.


22 Haziran 2012 Cuma

İstanbul'un orta yeri sinema


İstanbul’un temel sorunu, -kimse metrobüslerin kalabalığından, köprü trafiğinden bahsetmesin- yeni kurulacak üniversitelere verilecek ismin kalmaması.

Şehrin siluetinden yahut tarihi kişiliklerinden yola çıkılarak, Yeditepe, 29 Mayıs, Fatih Sultan Mehmet, Bezm-i Alem, Üsküdar, Fatih, Haliç, Pir-i Reis -sıkı durun- Süleyman Şah gibi isimler verildi. (Aklımda hep dereyi geçerken boğulmuş bir insan olarak kaldığından Süleyman Şah’ın adının verildiği üniversitenin öğrencilerini yarı yolda bırakacağı ile ilgili şüphelerim var.)

Sonra, sahiplerinin dedelerinin isimlerinin verildiği Aydın, Okan gibi okullar mevcut.

Seküler öztürkçenin bizlere yadigarları: Doğuş, Kültür, Bilgi, Bilim.  

Para var, huzur var okulları: Koç, Sabancı, Özyeğin.

İsim bulmaya hiç gayret göstermemiş: Şehir.

Yatış niyetini çok belli eden Kemerburgaz ve olaya son noktayı koymuş MEDENİYET Üniversitesi.

Geçen de bahsettiğim gibi bizim evin alt katındaki dükkân boşaldı ve oraya bir üniversite açmayı planlıyorum. Fakat isim bulamadığımdan hep ertelemek zorunda kalıyorum. İşe aldığım doçentler, okutmanlar falan bütün gün bizim evde çalışmak zorundalar. Hocam terlik giyin ayaklarınızı üşütmeyin demekten dilimde tüy bitti.

Hafta sonu şöyle bir etrafı dolaşıp isim düşüneceğim, olmadı, 7-8 Hasan Paşa Üniversitesi adını vereceğim. Mezunlar adını soyadını yazsa yeter.




19 Haziran 2012 Salı

Hikmet Karaman'ın koyunu 3 (üç)


2 yılı geçkin süredir İstanbul’la ilgili bir kitap serisinin hamallığını yapıyorum. Şimdiye kadar 40-50 kitap bastık, beraberinde anılar anılar. İleride duayen oturağımı altıma alıp hepsini anlatacağım.

Kitapların çoğu, “8500 yıldır birçok medeniyete ev sahipliği yapan, eşsiz güzellikleri içinde barındıran İstanbul” şeklinde başlıyor. Bazı kitaplara, İstanbul’un bu muazzam geçmişini iyi ifade edememiş diye kızdığım oluyor. Fatih’in, Sinan’ın şehri böyle mi anlatılır diyorum. Bazen gaza gelip Yunus, Mevlana, Leonard Cohen diye devam etmek istiyorum. 

18 Haziran 2012 Pazartesi

Hikmet Karaman'ın koyunu 2 (iki)


Saat 2’de kapatacağım bir lokanta açmayı planlıyorum. O gün bir tas çorba bile satamasam, dükkânı kapatıp gideceğim. Müşterilere de lanetin laneti şeklinde davranacağım. Misal, biri ekmek mi istedi, “fırın mı burası kardeşim, biraz az ye!” diye bağıracağım. 

Her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünen insanlara özgü ses tonu ve mimiklerle sipariş veren tipleri aç bırakacağım. Banka, kredi, yemek kartları geçmeyecek, bazen nakit para dahi kabul etmeyeceğim.

Bir adam var diyecekler, dükkânı 2’de kapatıyor, çok aksi, yemekleri de üstüne üstlük bu tür adamlara yakışmayacak şekilde kötü. Kredi çekip bir süre daha dayanacağım ve battıktan sonra, her kim, 2’de dükkânını kapatan adamlardan bahsetse bir an duraksayacak…  

15 Haziran 2012 Cuma

Hikmet Karaman’ın koyunu 1 (bir)


Geçen gün bir arkadaşım blogların da devrinin kapandığını söyledi ve artık twitter var dedi. Bir gün, şair bir ahbaba şiir bitti mi hoca diye sormuştuk da, ben ölene kadar devam edecek, onu biliyorum diye cevap vermişti. Bloğa devam etme konusunda o kadar iddialı değilim. Bu nedenle ona internet var olduğu sürece yazacağım dostum gibi bir şey söylemedim.

Dükkânı açarken anlatacak çok şeyim vardı -ki hâlâ tükenmiş değil- fakat çocukluğumdan yeterince bahsettiğime inanıyorum. Beni doğurmuş olsaydınız belki daha azını biliyor olurdunuz. Isakson da bu arada topu iyi çıkardı. İşte blog yazmak böyle bir şey, bir ara aramızda ciddi bir husumetin olduğu -İngiltere beraberliği sağladı- Susan’a da bazen blog yazarları ile ilgili söyledikleriyle ilgili olarak hak veriyorum. Maç izlerken bira içilir, yazı yazılmaz. Zaten ben de tuzlu leblebi bitti diye yazmaya başladım. Bundan sonra da bir bilinç akışı değil bilinç kaybı halinde yazmak istiyorum, ciğerlerimi yırtarcasına, bir Ahmet Kaya şarkısına eşlik edercesine, Andy Carroll gibi koşarcasına, Xavi gibi işin en ince ayrıntısına kadar düşünmeden…