Çocukların artık sokaklarda yetişmediğinden, koşup
oynamadığından sıklıkla yakınılsa da özellikle naif, ana kuzusu tabir edilen çocuklar
için sokak derttir. Biri tipinizi beğenmez gelir sataşır, öbürü keyfiyetten yahut güç gösterisi için sizi döver. Böyle zamanlarda tek şans, bu tür
muamelelere mukabele edecek bir büyüğe sahip olmanızdır. İlk çocukluk yıllarımda bu kişi babaannemdi, sonrasında yaş alıp serpildikçe abim oldu.
boys anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
boys anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Aralık 2016 Çarşamba
24 Ocak 2013 Perşembe
Ben bilmem babaannem bilir
Sanılanın aksine işçi semtlerinden büyük topçu çıkması zordur. Sokakta, kapısının önünde top oynadığınız vardiyalının bir akrabası kapıdan, pencereden fırlar, “uyuyan var!” deyip sizi maçın en terli anında başka bir kapının önüne gönderir.
16 yaşında bizim oraların asfalt sahalarına veda edip Ankara’ya bir kulübün altyapısına transfer olan Ediz zamanla, “İşte Galatasaray’ın aradığı taze kan!”, “Aykut Hoca’nın eski öğrencisi Fener yolunda” gibi haberlere konu oldu. Belediyede, fabrikada işe giren eski takım arkadaşları onu hep gıptayla izledi, servis beklerken annesine aldığı evi, ağabeyine aldığı arabayı konuştu, durdu.
16 yaşında bizim oraların asfalt sahalarına veda edip Ankara’ya bir kulübün altyapısına transfer olan Ediz zamanla, “İşte Galatasaray’ın aradığı taze kan!”, “Aykut Hoca’nın eski öğrencisi Fener yolunda” gibi haberlere konu oldu. Belediyede, fabrikada işe giren eski takım arkadaşları onu hep gıptayla izledi, servis beklerken annesine aldığı evi, ağabeyine aldığı arabayı konuştu, durdu.
Etiketler:
boys anılar,
futbol,
hayat memat
10 Ağustos 2012 Cuma
Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım?
güneycephesi bundan iki yıl önce, insanların nemden yakınmadığı, envai çiçek kokularına bürünüp otobüse bindiği, şoförün önündeki arabanın dibine kadar yanaşıp kornayı köklemediği bir günde yayın hayatına başladı.Bu süre içerisinde, “yahu ben bunları yazıyorum da kimin umurunda?” dediği dönemler çok olsa da, “I care” dedi, viskini yudumladı ve anlatmaya devam etti. Çünkü Joan’ın masasındaki işlerden başını kaldırıp, “insan bazı şeyleri ancak yazarak unutabilir, Mr. Ongun” dediğini duydu ya da öyle hayal etti.
Etiketler:
boys anılar
22 Mayıs 2012 Salı
Kırmızı, siyah, sarı / Bütün çocuklar aynı
Evvel zaman içinde yine tarifsiz görev tanımı olan bir işim olmuştu. Annem “sana bir şey sorucam ama kızma” şeklindeki girişlerinden birini yapmış ve yıllardır kafasını kurcalayan soruyu sormuştu: “Oğlum biz seni bu kadar okuttuk ettik ya hani, komşular sorunca ben ne iş yapıyor diyeyim?”
Bence aileler bir çocuklarını komşular sorduklarında böyle bir çırpıda söyleyip övünecekleri meslekler edinmeleri için ayırmalılar. Oğlunuz ne iş yapıyor? Kendisi polis. Bitti gitti işte. Bu ülkenin yetişmiş saygın beyin gücünün arkasında komşular vardır.
Gerçi etrafta proje dosyası yetiştirir gibi çocuk büyüten genç nesiller görüyorum. Hiçbir şeyi eksik olmayacak, çok başarılı olacak mantığı diz boyu. Komşuluk bittiği için mi böyle davranıyorlar bilemiyorum.
Etiketler:
annem,
boys anılar
20 Nisan 2012 Cuma
Yaptıysanız söyleyin kızmayacağım
Dikkat! Yazımız bir dünya gönderme barındırmaktadır.
Uçurtmayı Vurmasınlar filminde Barış’ın topu Miki’ye attığı sahneleri hatırlarsınız. Barış hayli anlaşılabilirken etrafımızı yanlışlıkla darbe yapan, tribünden itildiği için sahaya dalan, aslında o küfrü etmişse de öyle demek istemeyen bir dünya adam sardı.
Mesela Çevik Bir, 28 Şubat ile ilgili sorgulamasında Erbakan’ın "tank üretin" lafını tank yürütün olarak anladığını söylemiş. Yahut Hocalı katliamını protesto için toplanan ve malum pankartları taşıyan kişiler gözaltına alındıklarında pankartları tanımadıkları kişilerin ellerine tutuşturduğunu anlatmışlar... Yıllardır ruh hastası gibi gündemi takip eden biri için bu liste öyle bir uzuyor ki okumayı öğrendiğim güne, o kızaran elmalara, kurdelelere lanet ediyorum.
Uçurtmayı Vurmasınlar filminde Barış’ın topu Miki’ye attığı sahneleri hatırlarsınız. Barış hayli anlaşılabilirken etrafımızı yanlışlıkla darbe yapan, tribünden itildiği için sahaya dalan, aslında o küfrü etmişse de öyle demek istemeyen bir dünya adam sardı.
Mesela Çevik Bir, 28 Şubat ile ilgili sorgulamasında Erbakan’ın "tank üretin" lafını tank yürütün olarak anladığını söylemiş. Yahut Hocalı katliamını protesto için toplanan ve malum pankartları taşıyan kişiler gözaltına alındıklarında pankartları tanımadıkları kişilerin ellerine tutuşturduğunu anlatmışlar... Yıllardır ruh hastası gibi gündemi takip eden biri için bu liste öyle bir uzuyor ki okumayı öğrendiğim güne, o kızaran elmalara, kurdelelere lanet ediyorum.
Etiketler:
boys anılar
15 Şubat 2012 Çarşamba
Erman Film İftiharla Sunar
Ben bir handa çalışıyorum.
Girişte Mehmet amca ile selamlaşıyoruz. Mehmet amca, handaki vazifesinin yanında setlerde ne zaman bir postacı rolü olsa çağrılan, Yeşilçam sinemasının unutulmuş, belki de hiç farkına varılmamış bir karakteri. “Hoş geldiniz” diyor. Turnike yok, kart okutmak yok, retina taraması varmış kaldırmışlar.
Girişte Mehmet amca ile selamlaşıyoruz. Mehmet amca, handaki vazifesinin yanında setlerde ne zaman bir postacı rolü olsa çağrılan, Yeşilçam sinemasının unutulmuş, belki de hiç farkına varılmamış bir karakteri. “Hoş geldiniz” diyor. Turnike yok, kart okutmak yok, retina taraması varmış kaldırmışlar.
![]() |
| "Yoksul" filminde Yaman Okay'a malum ihtarnameyi getiren Mehmet amca |
Etiketler:
boys anılar
20 Eylül 2011 Salı
Yemeğinize devam ediyor musunuz?
Bayram gezmelerini severim.
Küçük yaşlarda bile, kapılarına gittiğim eşin dostun beni içeri buyur edip, işte çay, kahve, tatlı, Allah ne verdiyse ikram etmesinden sonra yolcu etmesini beklerdim. Bir keresinde bir komşumuz bu beklentimi karşılamayıp kapıdan şeker tutup beni yolladığında eve gidip, “bana çocuk muamelesi yaptılar” diye ağladığımı biliyorum. Sonrasında onları uzun süre affetmemiş ve eşsiz bayram sohbetimden mahrum bırakmıştım.
Bu yılki bayram gezmelerimin çoğunda bir sohbet sıkıntısı yaşamadım. Hiçbir konu açılmazsa bıyık bırakmıştım, ya ondan bahsedecek yahut Fenerbahçe’yi konuşacaktım.
Bu yılki izlenimler şöyle:
Anladım ki halk nazarında Sir Milor'e kıyasla Mehmet Yaşin'in yeri ayrı. Yaşin, gel deyince hemen sofraya bağdaş kuran insanlar gibi seviliyor. Milor daha böyle CHP gibi. Büfelerin evin yaşlısından daha çok hürmet gördüğünü bir kez daha fark ettim; kristal bardakta çay getirirler mi diye tedirgin oldum, aralarında orta sehpasındaki yapma çiçeklerin solduğu Gerçek Kesit evleri vardı, irkildim. Yılda bir, en kabadayısı iki kez gördüğüm insanların hal hatır sormazdan önce yine kilo aldığıma yahut verdiğime dair söylediklerine tanık oldum.
Küçük yaşlarda bile, kapılarına gittiğim eşin dostun beni içeri buyur edip, işte çay, kahve, tatlı, Allah ne verdiyse ikram etmesinden sonra yolcu etmesini beklerdim. Bir keresinde bir komşumuz bu beklentimi karşılamayıp kapıdan şeker tutup beni yolladığında eve gidip, “bana çocuk muamelesi yaptılar” diye ağladığımı biliyorum. Sonrasında onları uzun süre affetmemiş ve eşsiz bayram sohbetimden mahrum bırakmıştım.
Bu yılki bayram gezmelerimin çoğunda bir sohbet sıkıntısı yaşamadım. Hiçbir konu açılmazsa bıyık bırakmıştım, ya ondan bahsedecek yahut Fenerbahçe’yi konuşacaktım.
Bu yılki izlenimler şöyle:
![]() |
| Döke saça salçalı ekmek yiyen çocuklar gibi bi gurme |
Etiketler:
boys anılar,
yeni medya düzeni
14 Ağustos 2011 Pazar
Marine edilmiş brokolili vedatmilor
'Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat' diye bir deyimimiz var ya, bunun başka diyarlara gidemeyenlerin doyurmak istedikleri merakın yanında yenilen içilen şeyin anlatılmasının taşıdığı ayıp kıvamında bir anlamı var. “Dün akşam yengeniz 'afedersiniz' köfte yapmış” cümlesini kuran üç kişi daha geçen gün öldü. Artık en iyi et, balık nerede yenir, nerenin mezesi, kalamarı, kuru fasülyesi pilavı en iyisidir, nerede iyi kahvaltı yapılır, daha önce yemişlerin ballandırmalarından yola çıkarak biliyoruz. Kimimiz bu bilgiyi ulvi amaçlarla kullanıyor da...
Yeme-içme muhabbetlerindeki göz nurumuz tabii ki o yedikçe bizim doymuş gibi olduğumuz, o ağzını sulandırdıkça salyalarımızı akıttığımız Vedat Milor kaptan. Biz zaten yemeği değil yedirmeyi seven bir milletiz. Suşiye konulması gereken pirinç miktarından iyi bir çöp şişin kaç dakika kızartılması gerektiğine kadar oturup her şeyi ondan öğreniyoruz. Yemeğini beğenmediği yerlere karşı bir kin kaplıyor içimizi. Tabelası olmayan, yolunun zor bulunduğu, geçen arkadaşların dediği gibi 'batmak üzere olan işletmeler' Milor'un çok hoşuna gidiyor.
Etiketler:
ben yürürüm yane yane,
boys anılar
16 Haziran 2011 Perşembe
Dismissed
Ekşisözlük’te bu kelime için güzel bir karşılık bulmuşlar: Uza!
Bana da aynen öyle demişlerdi.
Alnımda kocaman bir “dismissed” damgasıyla odasına gittiğim zat-ı muhterem ile aramızda “bak beyim, sana iki çift lafım var” şeklinde geçen Yaşar Usta tadındaki konuşmada, son cümleyi yine Itır Esen’in babası söylemişti:
-Eee hayat böyle bir şey…
***
Etiketler:
ankara,
boys anılar
8 Mayıs 2011 Pazar
Allah'ın Hikmeti
Anne, ne olurdu bu gece de televizyonun karşısında uyuyup kalmasaydın, her uyandığında izliyor izlenimi vermek için film ile ilgili yorum yapmasaydın, çünkü bunu ikinci bilemedin üçüncü kez yaptığında zaten o film bitmiş, yerine yenisi başlamış oluyor.
Hâlâ sabahın köründe uyanıyorsun. Anne, artık ne işe yetiştirmen gereken bir kocanla oğlun, ne de okula yetiştirecek bir ufaklığın var. Kimi emekli oldu, evlendi, başka şehre taşındı. Bunca yıldır evin hergeleleri için erkenden uyanmaya alışmışsın biliyorum, ister istemez göz kapakların hala “acaba birini geç mi bıraktım?” der gibi aralanıyor sabahları. Anne, artık sabahın o ilk ışıklarını yatağında döne döne, fosur fosur uyuyarak karşılasan diyorum. Hayatın o en tatlı “bi 5 dakika daha uyuyayımlarını” yaşa. Çocuğun okulunu, kocanın işini, akşam yemeğinde bugün neler yapacağını, sürekli kirlenen evin nasıl temizleneceğini, komşuda görüp beğendiğin dantel takımlarını, örgü desenlerini hiç düşünmeden, melekler gibi uyu...
Yıllardır ister istemez soyunduğun rolün, geçen yılların, buruk tazminatı bu.
Etiketler:
annem,
boys anılar
21 Nisan 2011 Perşembe
Bir ilkokul talebesinin politize hayatından kesitler
![]() |
| İcraatın İçinden |
Yıl 1992. Yine seçimler yaklaşıyordu ve yıllardır hatırladığım manzara, akşam yemeğine oturduğumuzda babamın tam kaşığı ağzına götürecekken ekranda zuhur eden Özal’a sövmeye başlaması, bizim sofradan kalkıp çay-meyve faslına geçmemize rağmen onun hâlâ elde kaşık İcraatın İçinden’e devam etmesiydi. O zamanlar gazetelerde çıkan, Özal’a küfredenleri yakalamak için mahalle aralarında sivillerin dolaştığı şeklindeki haberlerden korkan annemin “Adnan n’olur sus, bak alıp götürecekler seni” şeklindeki uyarıları da pek işe yaramazdı.
Hal böyleyken Ecevit ise, hanemiz açısından bir siyasi figür değil de masal kahramanıydı. Babamın kendisi ile ilgili anlattığı destansı hikâyelere öyle bir inanırdık ki Ecevit bir gece evin sürekli kurum akıtan bacasından içeri girip gözlerinden çıkardığı ateşle sobayı tutuştursa bunu oldukça doğal karşılayabilirdik. Babam kendisini çevreleyenlerin sohbetinden keyif aldığı bir hatipti. Öyle ki, 70’li yıllarda bir gün babaannem, “Oğlum mahallede herkes Adnan komünist oldu diyor, şimdi bana da komünist anası mı diyecekler?” şeklinde serzenişte bulunduğunda ona siyasi görüşleri hakkında malumat verdikten sonra babaannemin oyunu o günden itibaren babamdan yana kullandığı rivayet edilir. (Rivayet diyorum çünkü 95 seçimlerinde Refah Partili amcama, oyunu Erbakan’a, diğerine ANAP’a, babama da Ecevit’e verdiğini söyleyen babaannem, bana da göz kırparak, Çiller’e verdim çaktırma demişti.)
25 Ocak 2011 Salı
Pis Burun Vurmasanıza Oğlum!
Şimdilerde seyyah olup şu alemi gezenlerimizin sayısı artsa da, uzun zaman batı ülkeleri ile aramızdaki mesafenin nedenine dair tartışmaların bir argümanı da şu olmuştur: “Aaabicim, batıdakiler bizim gibi değil; 18 yaşında elde çanta, evden çıkıp Nepal’e falan gidiyor adamlar, dünyayı dolaşıyorlar”.
Hal böyleyken doğup büyüdüğüm mahallede ise 18 yaşına gelenler, yaşlarını doldurdukları gün büyük bir hevesle ehliyete yazılıyorlardı... Mahallenin dar sokaklarında içi ferdi tayfur dolu, camlarına siyah bant çekilmiş, “tivitırlı”, tekerleklerine fazladan hava basılmış doğanlarla, şahinlerle cirit atan çocuklar, 18'inden sonra askere gitmek için gün sayar, gider şair olur, döner evlenir ve kel kalırlardı. Bense paranoyakça gözlemler yapar ve onlara bakıp önümdeki yüzyıllar için “not to do lists” hazırlardım...
Ülker 9 Kat'ın fındıklısı hâlâ çok sevdiğimi söylemiştim hatırlarsanız...
Küçükkene, annem vücudum biraz güneş görsün diye beni zorla sokağa iteklerken ona şunu bir türlü anlatamıyordum: Oyun demek başlı başına kazanan-kaybeden şeysiydi ve illa ki bir hile hurda olacaktı. Sonra ben kafamı yukarı kaldırıp hile yapan kişinin gölgesi altında ona diklenecek sonunda dayak yiyip eve dönecektim. Beni döven çocuk daha sonra Ülker 9 Kat'ın fındıklısı (limonlusu ve çileklisi varken, en çok fındıklıyı sevdiğimi öğretecek kadar çok dayak yemek var ben) ve annesi ile bize gelecek, benden özür dilerlerken hem sümüklerimi çeke çeke ağlayacak hem de gofreti götürmeye devam edecektim...
![]() |
| o gün "bana ne yaa! ben sarı-kırmızılı topla fotoğraf çekinicem diğerini sen al!" zırlamalarıma dayanamayan abimle bir maç öncesi objektiflere poz verirken. |
Şöyle adamakıllı insanlarla kaynaşabildiğim tek şey ise mahallemde kimse siyasete meraklı olmadığı için yine de futboldu. Kavga dövüş olsa da o gazla her şey unutuluyordu (ya da arkadaşlar Ülker çikolatalı gofreti de çok sevdiğimi zaten bilirlerdi). Çocukluğumda futbol, 22 tane koca adamın bir topun arkasından koşturduğu bir şey değildi; kaç kişi bir araya gelebildiysek, ikiye ayrılıyorduk. Bu durumlarda en kötüsü maç yapacakların sayısının tek rakamlara denk gelmesiydi. Maçtan önce “aldım-verdim” ile takıma seçilmeye başlanan kişiler en iyisinden kötüsüne azalmaya başladıkça, o iki takıma da yar olmayacak, maçın dengesini bozacak, kenarda otursa “hadi oğlum biriniz çıksa da ben girsem” diye sizi sinir edecek eşik karakterin çilesi başlardı. Gözlemlerime göre takımlar paylaşıldıktan sonra ortada kalan adamlar ileriki yaşlarda bankacı ya da depocu oluyorlar. Daha sonra onlar üzerine geniş bir araştırma yapmak istiyorum hastane yetkilileri izin verirse.
Etiketler:
boys anılar,
futbol,
hayat memat
11 Aralık 2010 Cumartesi
Ufukta Batan Güneş Bu Sabah Doğacak mı Red Kit?
O zamanlar böyle bloglar falan yoktu, başbakan ve bakanlar kurulunun 6 ayda bir değiştiği, tam hükümete sövecekken gazetelerin ön sayfalarında işte yeni bakanlarımız ve başbakan şeklinde boy boy vesikalıklarının yayınlandığı bir dönemdi.
Ben de ilk yazımı bölümün panosuna yapıştırıp ilk okurumu beklemeye başlamıştım. İşte oradaydı!
Heyecanla mimiklerini izlemeye başladım, acaba bir tebessümüne mahal verecek miydi yazdıklarım yoksa yüzünü mü buruşturacaktı?
Bugün bir Barış Bıçakçı olamadıysam (çok iddialı oldu ama) hep onun yüzündendir. Narkoz yemiş gözlerle yazıyı okudu, hiçbir ama hiçbir tepki vermeden oradan ayrıldı. Şöyle “hangi hıyar yazdı lan bunu!” deyip kâğıdı buruştursa, sonra önüne ilk çıkan kişiye -yani bana- yedirse bu kadar koymazdı. Beni kayıtsızlığa mahkûm etmişti.
Etiketler:
ankara,
boys anılar
25 Eylül 2010 Cumartesi
Cafer Bey ile Güney Efendi'nin Maceraları III: Bu Sevda Bitmez
Şu blog yazma muhabbetine kafasında bir dünya fikirle giren ben, konu Cafer Bey olunca apıştım kaldım gerçekten, neye ne şekilde başlayacağımı bilemedim. Çünkü zat-ı muhterem beni hayatta en çok şaşırtan, zamanla bunları dünyanın en doğal şeyiymiş gibi kabul etmeme yol açan ve o ana kadar başıma gelmiş türlü türlü garipliklerin (bunlardan bi gece uykum kaçarsa bahsedeceğim) elle tutulur, gözle görülür haliydi.
İlk günlerimiz bir otorite mücadelesi şeklindeydi. Kendi kafasından şirketin İran’daki “muduru” olduğuna kanaat getirmiş olan Cafer Bey’e iş yaptırmak başlangıçta oldukça zordu. Ayrıca bir yere falan gönderdiğimizde yoldan arabasına müşteri alıyor, önce onları bırakıp sonra işimizi halletmeye gidiyor ve haliyle o saate kadar beyler evlerine gittiğinden Cafer Bey yolda kurduğu fanteziyle ofise geri dönüyordu: “efendiim olar orda buyuk bi bena vaar, heh men oraya özüm gitmişem ama goymadı oranın agası, nemenem diyim ben size, onu orda tapamamışam, afediyosunuz.” Bir şey anladınız mı? Ben de başlarda anlamıyordum, sonra anlamamaya ruh sağlığım açısından devam ettim.
Etiketler:
boys anılar,
iran
26 Ağustos 2010 Perşembe
Cafer Bey ile Güney Efendi'nin Maceraları II: Flaşbek benim ruhumda var
Maceramızın ilk bölümdeki korku, şiddet, alay, sinizm ve hadi bi de romantizm dolu sarcastically oriental giriş sadece siteye daha fazla okur çekmek için ve “aaa bak gerçekten anlatıldığı kadar kötüymüş, bak bak çocuğun başına daha uçakta neler gelmiş şeklinde yorumlara varılarak, o halde memleket İran’a hatta İranair’e benzemesin! Referandumda hayır verelim!” şeklinde kitleleri harekete geçirmek için yapılan basit bir hileydi sevgili okur.
Etiketler:
ankara,
boys anılar,
iran
24 Ağustos 2010 Salı
Cafer Bey ile Güney Efendi'nin Maceraları: Hoşgeldiniz Güney Bey!
Babamın tavsiyesine hep uydum:
“Oğlum bu mahallede kalırsan öğreneceğin üç şey olur: tavla, okey ve iç çekmek” Az ama uz, gittim.
Fakat İran’daki hayatım “bu gitmeler gitmek değil”de bahsedilen türdendi.
----
Etiketler:
ankara,
boys anılar,
iran
18 Ağustos 2010 Çarşamba
“Gerçek Kesit”teki cinayetlerin, aile içi ve dışı faciaların sebebi olarak kanepeler…
Vakti zamanında Flash TV, Bursa il sınırları içerisinde arz-ı endam eden ve küçükken eline tarak alıp ayna karşısında şarkı söylemiş günümüzün tüm meşhurları gibi keşfedileceği günü bekleyen bir cevherdi. Bugün insanların büyük bir hayretle izledikleri programlar benim çocukluğumdu ve de ruhsal gelişimime aldığım en büyük darbeler.
Etiketler:
boys anılar,
diziler,
yeni medya düzeni
17 Ağustos 2010 Salı
8 Mesut'tan Bekir Çınar'a
Vakti zamanında Molla Arap Mahallesi'ndeki Balabanbey İlköğretim Okulu'nun Bozkurt Kösedağ adında bir müdürü, bahsi geçen yer, kurum ve şahıs adlarının Türk-İslam sentezciliğine yakışmayacak 8 Mesut lakabında da bir futbol hocası vardı. Mesut Hoca futbol dışında hiçbir şeyle uğraşmamış, Türk filmlerindeki tek göz evlerinde ondan gelin torun ve hatta torba bekleyen annesiyle yaşar gider, okuldan kazandığı üç beş kuruşla da maç sonraları bize simit gazoz neyim ısmarlardı. Dünyası her şeyi futboldu vesselam.
Etiketler:
boys anılar,
futbol
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





