hayat memat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat memat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2017 Perşembe

"Güzel günler"

Bayram ziyaretinde anlattı. 

Yaşadıkları onca sıkıntıdan yorgun düşen babaannem bir gün dedeme, “Rahmi bey, bu kötü günler ne zaman bitecek?” diye sormuş. O da, “güzel günler geride” cevabını vermiş. 

15 Haziran 2017 Perşembe

Güle güle Reis


Büyük takımların, köklü kulüplerin gelenekleri vardır. Bunların çoğu idrak etmeye pek de lüzum olmayan şeylerdir. Mesela Arsenal’de takım kaptanı maç günü uzun kollu giyerse tüm takım uzun kollu, kısa kollu giyerse tüm takım kısa kollu giyer. Selçuk Şahin, Fener’de iken yedek kulübesindeki yerine başka kimse oturamaz. Galatasaray maçlarından sonra takım galipse Sabri üçlü çektirir. Sneijder takıma yeni katıldığı zamanlarda maç sonu Sabri’ye öykünüp üçlü çektirmeye çalıştığında takım arkadaşları onu uyarmış, o iş Sabri’nin diye. Sonra Sneijder gollerine devam edip tribünleri coşturdukça üçlü çektirmeyi sürdürdü. Ses eden de pek kalmadı. En nihayetinde Sabri işte... 

1 Mart 2017 Çarşamba

Beze

Bir şeye çok üzüldüğümde boynumda yumru şeklinde bezeler çıkıyor. İyi tanıyanlar halimi oradan biliyor. Bir keresinde babaannem, “Allah'tan vücut sıkıntıyı böyle dışarı atıyor, ya tersi olaydı” demişti. Ve o günden beri beze her uç verip canımı yakmaya başladığında derin bir oh çekiyorum.

23 Şubat 2015 Pazartesi

Vıcık vıcık aileler

Sabah annem durduk yere, “Bakma, ben sizinle küçükken çok ilgilendim, üzerinize titredim. Babanız da sizi çok severdi. Sevgisini belli etmezdi. Biz öyle sürekli çocuklarını öpen eden vıcık vıcık ailelerden değildik” dedi. Ben de, “Biz de sizi çok severdik ama benzer nedenlerden ötürü bunu belli etmezdik anneciğim” diye cevap verip fili c6'ya koydum. 

1 Nisan 2014 Salı

“O zaman benim saçlar Grace Kelly…”


Yunan uyruklu İstanbullu Rumların 1964 yılında alınan bir karar neticesinde Türkiye'den sürgün edilmelerinin 50. yılında İstanbul, Ankara ve Atina'da düzenlenecek "20 Dolar 20 Kilo" sergisi için tanıklıklara başvurmak amacıyla Atina'daydık. İlk görüştüğümüz kişi, marangozluk yapan babası birkaç gün içinde İstanbul'dan sürgün edilen Madam Rita idi.  
-- 

İlk o sordu: “Ne gerek var? Aradan elli yıl geçmiş, o kadar acı yaşanmış, şimdi bunları yeniden anlatmaya, üzülmeye ne gerek var?” Şaşkınlığımızı, işte yakın tarihle yüzleşme, hatıraların tozunu alma, belleği yenileme gibi ezbere cevaplarla geçiştirmeye çalışsak da böyle aparkat gibi gelen soruya verdiğimiz cevapların hiçbiri bizi tatmin etmemişti. 

Grace Kelly'vari saçlarıyla Bayan Rita  Foto: Hera Büyüktaşçıyan
1964 yılında İstanbul’dan sürgün edilen Rumların hikâyesini birinci ağızdan dinlemek için Atina’daydık. Daha önceki görüşmelerin başında çoğunlukla ’64 öncesinin siyasi atmosferiyle ilgili hadiselerden bahsedilirken Bayan Rita söze, “O zaman benim saçlar Grace Kelly,” diye girdi. Doğma büyüme İstanbullu. Kumbaracı Yokuşu’nda oturuyorlarmış. Babası Mis Sokak’ta marangozluk yapan Yani Usta. Ülkedeki siyasi atmosfer nedeniyle babasına Yunanistan’a taşınmayı önerdiyse de aldığı cevap hep, “Hükümetin benim gibi bir marangozla ne alıp veremediği olur?” şeklindeymiş. 

Ada iskelesine gazete almaya giden babası dönerken onlara el sallayarak “Hey!” demiş, “Güle güle... Gidiyorum.” Nereye? Hudut dışı... Gazetede sürgün edilecekler listesinde adını gören 60’larındaki Yani Usta bir hafta içinde sınır dışı edilirken her şeyden bir adet alması istenmiş: Birkaç parça giysi ile Bayan Rita’nın hâlâ sakladığı bir tane kaşık, bir tane çatal, bir tane bıçak… 

6 Haziran 2013 Perşembe

Utku Atletleri*

Giydiğim renkli pantolonlara, tişörtlere takılıp, "amma da değiştin be güney" diyen ofisteki arkadaşlara bir gün şu lafı ettim: "içime fanila giydiğim sürece hep aynı insan kalacağım."

Sene geçen sene, arkadaşların düğün vakti. Beyaz gömleğimin içinde muhtar atletim görünmekte. Hande gitti, Utku'dan gördüğü yüzücü atleti denilen atletlerden aldı. Böyle giyince insan hemen aynanın karşısına geçip vücut geliştirme yarışmalarında yapılan enteresan hareketlerden yapıyor.

O günden sonra bu atletin adına Utku Kalı ismini verdim ve atletlerin olduğu dolaba elimi atıp kazara elime bu atlet geçtiğinde Utku'yu andım durdum. Tabii bir iki vücut hareketi yaptıktan sonra aldığım yere koydum

"Sabah sabah kafayı mı yedin be çocuk uyusana!" demeyin çünkü az önce eve Susurluk'tan elinde devasa bir orgla teyzemoğlu girdi, Dolapdere bayırını tırmanıp gelmiş. Yani hayatım zaten çok öykü.

Heh, sabah dolabı açtım, uyku sersemliğiyle on binlerce atletin arasından elime Utku Kalı geçmiş, tam giyerken fark ettim.

Bugün Utku Kalı'yla birlikte geliyoruz vesselam!


---

*Utku’yla alakalı basın toplantısının uykusuz sabahında yazılmıştır.

                                            UTKU İÇİN Bİ İMZA LA! 




24 Ocak 2013 Perşembe

Ben bilmem babaannem bilir

Sanılanın aksine işçi semtlerinden büyük topçu çıkması zordur. Sokakta, kapısının önünde top oynadığınız vardiyalının bir akrabası kapıdan, pencereden fırlar, “uyuyan var!” deyip sizi maçın en terli anında başka bir kapının önüne gönderir.

16 yaşında bizim oraların asfalt sahalarına veda edip Ankara’ya bir kulübün altyapısına transfer olan Ediz zamanla, “İşte Galatasaray’ın aradığı taze kan!”, “Aykut Hoca’nın eski öğrencisi Fener yolunda” gibi haberlere konu oldu. Belediyede, fabrikada işe giren eski takım arkadaşları onu hep gıptayla izledi, servis beklerken annesine aldığı evi, ağabeyine aldığı arabayı konuştu, durdu.

3 Ağustos 2012 Cuma

Ayhan Işık bıyıklı adamlar

Deniz kenarında ne vakit sere serpe uzanmış güneşlenen birini görsem aklıma Ayhan Işık gelir. İstanbul’da çok dalga geçilir, ondan kimseye söylemem; İstiklal Caddesi’ne el veren, yan yana iki sokaktan birinin adının Ayhan Işık, diğerinin de en yakın dostunun ölümünden sonra içkiye daha bir abanan Sadri Alışık’ın isimlerini taşıması, sonra aynı “Ayhan Işık bıyıklı adamlar”ın devri gibi bu sokaklardan geçip İstiklal furyası içerisine karışmak, kaybolup gitmeyi andırır, bana dokunur.







   



29 Mart 2012 Perşembe

Babamı anarken

Küçükken tüm Bursa ovası, annemin deyişiyle ayaklarımızın altındaydı. Ve ben her gece şehri izlerken bu manzarayı görmeden yaşayamayacağımı düşünürdüm.

Evin balkonu ise benim için bir ilim irfan yurduydu. Sabahlara kadar babamla, annemin şaşmaz aralıklarla süren “etrafa çok ses gidiyor, yatın artık!” şeklindeki serzenişlerine aldırmaz, dünyayı en az iki kere kurtarmadan bırakmazdık.

Babamın sohbetine ben doyamadım, aynı dertten muzdarip çok adam, kadın dinledim. Bazen ardışık sayılar gibi anılarımı sıralarken, karşımdakinin ona ne kadar da benzediğimi düşünmesini çok isterim. Ben babamın yüzünü unutmuşken, bunu başkalarından beklemenin beyhudeliğini anladığım esnada da gözümün önünden bir bulut geçer, ayılırım.

30 Eylül 2011 Cuma

Karşı devrim arabaları (1)

Yol filminde köyüne dönen Mehmet Salih'ten (Halil Ergün)
hediyelerini alan çocuklar.
12 Eylül’de tüm kitapların sobalarda yakıldığı ve bir daha da içeri pek sokulmadığı evlerden birisiydi bizimkisi. Mahalleyi ısıtan kitaplar arasında babamın en çok bahsettiği ise Yılmaz Güney’in Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz’u olurdu. Duvar filmine de el veren bu roman sayesinde hapishanelerde Kadir Savun gibi tahliyenizden sonra sizi holdinginin başına geçirecek adamların değil biraz ısınmak isteyen çocukların ırzına geçen gardiyanların olduğunu öğreniyordunuz. Güney’in “bizleri” Ankara’nın ötesine götürdüğü Yol filminin bir gösterimi de yıllar önce Bursa’da yapılmıştı. Film bitiminde seyircilerden bazıları filmde gördüklerinin kendilerini oldukça huzursuz ettiğini hatta daralttığını söylediğinde oyunculardan Necmettin Çobanoğlu, Yılmaz Güney’in sözünü hatırlatarak “bunu bir ömür yaşayanlar var, onlar ne yapsın?” demişti.

21 Nisan 2011 Perşembe

Bir ilkokul talebesinin politize hayatından kesitler

İcraatın İçinden
Yıl 1992. Yine seçimler yaklaşıyordu ve yıllardır hatırladığım manzara, akşam yemeğine oturduğumuzda babamın tam kaşığı ağzına götürecekken ekranda zuhur eden Özal’a sövmeye başlaması, bizim sofradan kalkıp çay-meyve faslına geçmemize rağmen onun hâlâ elde kaşık İcraatın İçinden’e devam etmesiydi. O zamanlar gazetelerde çıkan, Özal’a küfredenleri yakalamak için mahalle aralarında sivillerin dolaştığı şeklindeki haberlerden korkan annemin “Adnan n’olur sus, bak alıp götürecekler seni” şeklindeki uyarıları da pek işe yaramazdı.  
Hal böyleyken Ecevit ise, hanemiz açısından bir siyasi figür değil de masal kahramanıydı. Babamın kendisi ile ilgili anlattığı destansı hikâyelere öyle bir inanırdık ki Ecevit bir gece evin sürekli kurum akıtan bacasından içeri girip gözlerinden çıkardığı ateşle sobayı tutuştursa bunu oldukça doğal karşılayabilirdik. Babam kendisini çevreleyenlerin sohbetinden keyif aldığı bir hatipti. Öyle ki, 70’li yıllarda bir gün babaannem, “Oğlum mahallede herkes Adnan komünist oldu diyor, şimdi bana da komünist anası mı diyecekler?” şeklinde serzenişte bulunduğunda ona siyasi görüşleri hakkında malumat verdikten sonra babaannemin oyunu o günden itibaren babamdan yana kullandığı rivayet edilir. (Rivayet diyorum çünkü 95 seçimlerinde Refah Partili amcama, oyunu Erbakan’a, diğerine ANAP’a, babama da Ecevit’e verdiğini söyleyen babaannem, bana da göz kırparak, Çiller’e verdim çaktırma demişti.)

31 Mart 2011 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Sohbetlerinden sağlıklı yaşamın sırrına ulaşmalarına az bir vakitlerinin kaldığını anladığım bir “çift” ile paylaştığım masaya elimde su böreği ile geldiğim vakit, abinin önündeki armutu beni aşağılarcasına dişlediğini gördüğümde, bunu dünyanın en önemli şeyiymiş gibi sunanlara karşı içimde biriken tüm muhalif sesleri o gün için susturmuş yoluma devam ediyordum.
Kötü haberse ya sabah çok erken ya da gecenin bir vakti gelir gibi bir şey yerleşmiş bende, askerde sabahın 5’inde babamın haberini aldığımdan beri. Bu sefer öğle yemeği öncesi “tikıtımda acaba kaç para kaldı" diye düşünürken çat diye telefon gelince, belki de o nedenle öyle bir kaldım.


25 Ocak 2011 Salı

Pis Burun Vurmasanıza Oğlum!


Şimdilerde seyyah olup şu alemi gezenlerimizin sayısı artsa da, uzun zaman batı ülkeleri ile aramızdaki mesafenin nedenine dair tartışmaların bir argümanı da şu olmuştur: “Aaabicim, batıdakiler bizim gibi değil; 18 yaşında elde çanta, evden çıkıp Nepal’e falan gidiyor adamlar, dünyayı dolaşıyorlar”.

Hal böyleyken doğup büyüdüğüm mahallede ise 18 yaşına gelenler, yaşlarını doldurdukları gün büyük bir hevesle ehliyete yazılıyorlardı... Mahallenin dar sokaklarında içi ferdi tayfur dolu, camlarına siyah bant çekilmiş, “tivitırlı”, tekerleklerine fazladan hava basılmış doğanlarla, şahinlerle cirit atan çocuklar, 18'inden sonra askere gitmek için gün sayar, gider şair olur, döner evlenir ve kel kalırlardı. Bense paranoyakça gözlemler yapar ve onlara bakıp önümdeki yüzyıllar için “not to do lists” hazırlardım...

Ülker 9 Kat'ın fındıklısı hâlâ çok sevdiğimi söylemiştim hatırlarsanız...

Küçükkene, annem vücudum biraz güneş görsün diye beni zorla sokağa iteklerken ona şunu bir türlü anlatamıyordum: Oyun demek başlı başına kazanan-kaybeden şeysiydi ve illa ki bir hile hurda olacaktı. Sonra ben kafamı yukarı kaldırıp hile yapan kişinin gölgesi altında ona diklenecek sonunda dayak yiyip eve dönecektim. Beni döven çocuk daha sonra Ülker 9 Kat'ın fındıklısı (limonlusu ve çileklisi varken, en çok fındıklıyı sevdiğimi öğretecek kadar çok dayak yemek var ben) ve annesi ile bize gelecek, benden özür dilerlerken hem sümüklerimi çeke çeke ağlayacak hem de gofreti götürmeye devam edecektim...


o gün "bana ne yaa! ben sarı-kırmızılı topla
fotoğraf çekinicem diğerini sen al!" zırlamalarıma
dayanamayan
abimle bir maç öncesi objektiflere poz verirken.

Şöyle adamakıllı insanlarla kaynaşabildiğim tek şey ise mahallemde kimse siyasete meraklı olmadığı için yine de futboldu. Kavga dövüş olsa da o gazla her şey unutuluyordu (ya da arkadaşlar Ülker çikolatalı gofreti de çok sevdiğimi zaten bilirlerdi).  Çocukluğumda futbol, 22 tane koca adamın bir topun arkasından koşturduğu bir şey değildi; kaç kişi bir araya gelebildiysek, ikiye ayrılıyorduk. Bu durumlarda en kötüsü maç yapacakların sayısının tek rakamlara denk gelmesiydi. Maçtan önce “aldım-verdim” ile takıma seçilmeye başlanan kişiler en iyisinden kötüsüne azalmaya başladıkça, o iki takıma da yar olmayacak, maçın dengesini bozacak, kenarda otursa “hadi oğlum biriniz çıksa da ben girsem” diye sizi sinir edecek eşik karakterin çilesi başlardı. Gözlemlerime göre takımlar paylaşıldıktan sonra ortada kalan adamlar ileriki yaşlarda bankacı ya da depocu oluyorlar. Daha sonra onlar üzerine geniş bir araştırma yapmak istiyorum hastane yetkilileri izin verirse.